1 Ekim 2014 Çarşamba

HASRET

HASRET

Ben girdiğim hiçbir iddiayı kaybetmedim
Çünkü kaybedeceğim bir iddiaya girmedim.

Hiç unutmam bir kitapta okumuştum; … Unuttum.
Son zamanlarda çok olmaya başladı bu.
Bir film sahnesi geliyor gözümün önüne, çıkaramıyorum.
Bir şarkı var dilimin ucunda, gelmiyor aklıma sözleri.
Bir çift göz yakar içimi, bilmiyorum kimin olduğunu.
Eskilerden bir ses gelmişti, 
diyordu ki unutmak yaşamanın tek yolu, 
unut!
Tum, 
hatırlamıyorum, 
hiçbir şeyi, hiç kimseyi, hiçbir yeri…
Yaşıyordum, yaşlandım.
Avucumda bir çiçek vardı.
Yıllar geçti üzerinden, yıllar geçti üzerimden…
Gülümü soldurmadım.
Ama gözlerim seçmiyor artık.
Gül avucumda ama hatırlamıyorum ne renk olduğunu.  
Bir şiir yazmıştım vaktiyle, bilmiyorum kime ait.

Yıllar…
Kendimize göre zamana bir baş seçmişiz,
bir de son
biz belirliyoruz nerede başlayıp bittiğini.
Yıla baş koyuyoruz, güne yarı…
Oysa hiç haberi yok zamanın bundan.
Geçerken sormuyor da neredeyim diye.
Ne kadar saat varsa odamda hepsi durmuş,
hepsi anılara benziyor.
Hatırlanmayı bekleyen bir zaman dilimi.
Bir şey olmuştu, olmuştur, genelde olur.
Aldığım her nefesin değerini bir anıyla ölçerdim.
Nefes adedince anı…
Saat olsun ya da olmasın,
takvimlere bakmasam da çok zaman geçti.
Yaşlandım.
Bunu kestirmek güç değil.
Dönüp dönüp ardına baktığında fark ediyor insan bunu.
Bin yıl kadar önceydi,
Küçüktüm, henüz zamanımın başlarıydı.
İstediğim saatte uyanık kalamamamdı tüm derdim.
İstediğim oyuncakla oynayamamam.
Ya da yuvarlak bayram çikolatalarından bir tane daha yiyememem.
Oyun oynarken zaman hızlanır, gün biterdi.
Anlamazdım nasıl geçtiğini zamanın.
Bir dizin sıcaklığı hayatın kendisi gibiydi.
Hiç unutmam; … Unuttum.
Gelmiyor artık gözümün önüne o yüz.
O diz, o kucak, o çocuk.
Yılların renk verdiği ahşap tavan. 
Tavanda çakılı
sanki başka bir boyuta açılan
bir kapı kolu gibi duran
o halkalar.
İçine girip dışarıyı seyrettiğim o pencere.
Altımdaki yeşil minder.
Eflatun çiçek desenleriyle bezeli o perdeler.
 Duvarda asılı sakallı ihtiyarın resmi.
Birer arşiv belgesi gibi dizilmiş gazeteler.
Her şey geliyor gözümün önüne sadece yüzler yok.
Kapıyorum gözlerimi, açınca oradayım, zamanın en başında.
Koşarak geliyorum aynaya.
Görmek istediğim bir çift göz.
İşte ayna, bakıyorum derin derin.
Sadece arkada görülen ayakkabılık
ve askıda asılı eski pardesü.
Parlak gözlü bir çocuk var,
beni çağırıyor
ama duyamıyorum.
Yok böyle olmayacak.
Yapamıyorum burada, dayanamıyorum.
Hem unutamayıp hem hatırlayamamak.
Boğuluyorum.
Gerçekten.
Bir kere boğulmuştum.
O evden o devirden çok uzakta.
Her yer su ama susuzluğumu dindiremiyorum.
Şimdi o haldeyim.
Boğuluyorum.
Elimi kaldırdım sallıyorum, gören yok.
Haykırıyorum avazım çıktığı kadar duyan yok.
Öyle bir yerdeyim ki beni bilen yok.
Ölümle Tanrı gibiyim.
Hangisi daha eski kimse bilmiyor.
Bu bir oyun, zarları atan ben değilim.
Tanrı da galip gelse ölüm de
kaybeden ben olacağım, biliyorum.
Anlar anılara dönüyor,
zaman rendeliyor beni.


Tükeniyorum; 
bir dizin, 
bir yüzün, , 
bir gözün, 
bir sesin hasretiyle.    

Ümit Mİ

Etiketler:

12 Mart 2014 Çarşamba

Ha İzmihlal Ha Ölüm // Ya İstiklal Ya Ölüm

Bilmemek ihanettir, kendi askerine kurşun sıkanın ihanetinden çok daha büyük bir ihanet !

     İstiklâl Marşı'nı bilmek yalnızca  12 Mart 1921'i bilmek, Mehmet Âkif'i bilmek değildir. 1914'ü bilmektir, 1915'i bilmektir, 1918'i bilmektir, en çok da 1919'u,1920'yi, 1921'i bilmektir. Ne mi oldu bu tarihlerde :


-1914-

    Osmanlı donanmasının  yetersiz olduğu anlaşılmış ve bunun üzerine İngilitere'ye üç gemi siparişi verilmiştir. İşte bu gemilerden ilkidir Reşadiye. Sipariş verilir, gemi tamamlanır ve bizim 300 denizcimiz teslim almak üzere İngilitere'ye gider. Bir merasim düzeni, bayraklar çekilir, herkes rahat duruştan  esas duruşa geçer ve birden İngiliz millî marşı duyulur, İngilizler hep bir ağızdan söylemeye başlarlar. Bizimkiler işe uyanır, karşılık olarak bizim de bir şey söylememiz gerekmektedir, ancak böyle bir şey söz konusu değildir. Oradan zeki bir kazancıbaşının aklına" nasılsa Türkçe bilmiyor ya bunlar, hepimizin bildiği bir şarkıyı söyleyelim" demek gelir. Gayet de mantıklı bir fikir kabul edilir. Neyse efendim İngilizler marşı bitirir rahat duruşa geçerler. Bu sefer bizimkiler "hazır ola" geçerler ve başlarlar:
" Entarisi ala benziyor
 şeftalisi bala benziyor
benim yarim sana benziyor
olamaz ne çare o nişanlıdır
 kaytan bıyıklı delikanlıdır
şekerli misin vay vay 
kaymaklı mısın vay vay
sen de benim gibi 
sevdalı mısın vay"
Devamı »

Etiketler: ,

8 Mart 2014 Cumartesi

RÜZGARIMI ARIYORUM

     Bir uçurtma rüzgardan korkmaz. Bilir ki o rüzgar kanatları altına girip onu daha yukarılara çıkaracaktır ve savrula savrula hüküm sürecektir uçsuz göklerde. Ama rüzgar kesilirse umudunu kaybetmişcesine salıverecektir kendisini hayattan boşluğa. RÜZGARIMI ARIYORUM

   Pek çok kez bunaldım bu hayattan, sıkıldım yaşamaktan ama hiçbir zaman esintimi kaybetmedim. Rüzgarla büyüdüm, onunla yaşadım ve mezarım üzerinden ondan başkasının geçmesine izin vermem!
   Şuan ümitsiz miyim-asla. Olmadım, olamam da zaten.     
Kafakağıdında yazılı kaderim benim Ümit'li olmak.

     Sıcakladım, bunaldım, kalbim sığmaz oldu bedenime. Bir serinlik arıyorum.Bazıları bunu ölümde bulur bazıları yaşamda.Bense...
RÜZGARIMI ARIYORUM
  Güler yüzüm hiç somurtmadı, üzülsem de güldüm, ağlarken bile tebessüm vardı yüzümde. Ölümler beni güldürdü-ki kendi halime bakıp, gücüme bakıp, sağlığıma bakıp güldüm. Be hey Ümit gül kendi haline. Gül utanma gül. Senden güçlüler öldü, senden zenginler, senden mutlular. Ama unutma senden fakirler de öldü, senden acizler, senden mutsuzlar, artık onlar kimsesiz mezar taşları. Ağlanacak halime güldüm.Pişman değilim, bu hayat çok dramatik ama ben sevmem ki dramları. Ondan güldüm. Gülünecek şeyler olmadı mı-olmuştur herhalde. Oldu. Olmalı. Ya olmadıysa... Oldu ya da olmadı, oldu herhalde veya oldu da ben kaçırdım. Kendi halimle meşguldüm. Şimdi mi,gülüyorum tabiî ki. Neden güldüğümü sorma, hani bilinçsizce bakarsın uzaklara da bir tebessüm gelir ya yüzüne- işte öyle bir şey. Mutluyum ya da öyle sanıyorum. Bir amacım var. Gülerken ağlanacak hallerimize ya da gülerken sebepsizce: RÜZGARIMI ARIYORUM
Devamı »

Etiketler: ,

7 Mart 2014 Cuma

8 Mart Dünya Kadınlar Günü'ne

Gönül isterdi ki...
__gönül isterdi ki...tarlada çalışan kadın bir günlüğüne dahi olsa çalışmasın.....
__gönül isterdi ki...sinemaya gitti diye bir kadın kardeşi tarafından öldürülmesin...
__gönül isterdi ki....kocası ölünce sorgusuz sualsiz,kocasının kardeşiyle evlendirilmesin....
__gönül isterdi ki....ensest kurbanı olmasın....
__gönül isterdi ki.....en yakınları tarafından eşya gibi pazarlanmasın...
__gönül isterdi ki....aile içi eğitime öncelikli kız çocuklarından başlansın....
__gönül isterdi ki....8 mart çiçekleri..sadece dr.kadın..mühendis kadın..öğretmen kadına gitmesin....
__gönül isterdi ki.....bankacı,öğretmen,avukat kadınlar şiddete uğradığında sessiz kalmasın...
__gönül isterdi ki....70 kiloluk kadın,40 kiloluk çırpı kadar kocasından dayak yemeyi kendine hak görmesin....
__gönül isterdi ki....kendimiz çalıp ,kendimiz söyleyip ,kendimiz dinlemek zorunda kalmayalım...



Çayyaş Edebiyat ailesi olarak kadın yazarlarımız; Demet Yener, Gökçe Güzel, Pınar Andaç, Asena Gülsüm Güneş, Özge Zeyneb, Esra Kurak ve Burcu Çalık'ın temsillerinde tüm kadınlarımızın kadınlar gününü kutluyoruz.
Çayyaş olmak; cinsiyet değil insaniyet meselesidir. Bedene bağı bacak arasından değil göğüs kafesinin içindendir.
Tüm kadınlara benden çay !

Etiketler: , , , , , , , , , , , , ,

10 Şubat 2014 Pazartesi

Çayyaşlara Özel -2- (Video)


Etiketler: ,

30 Ocak 2014 Perşembe

Köşe Başı (Şiir)




















köşe başında bir adam
uzakları izler gibi -yerinden
sigarasının dumanları-dağınık
haber bekler ki birinden
köşe başında bir adam
hayalleri söylercesine-derinden
ağzında adi bir küfür gibi ıslık
dudakları morarmış ,olmalı kederinden
köşe başında bir adam
ne olduğunu anlamadan-birden
sararmış benzi ,gözleri alık
bir şey duydu,sigarası düştü elinden
köşe başında bir adam
telaşı vardı-galiba sevdiğinden
iki izmarit ve dumanı ve ıslık
bir kaç damla yaş-ki gözlerinden
köşe başında bir adam
bir yaşamlık boşluk bırakarak
ve var olmamışcasına kaçarak
ümitten hayaller bıraktı
köşe başında-bir yaşamlık

Ümit

Etiketler: ,

12 Aralık 2013 Perşembe

KARAGÖZ YILBAŞI (Oyun)



(Hacivat türkü söyleyerek perdeye girer.)
        Cahar attım şeş oynadım.
         Cahar attım şeş oynadım.
         Dubarayla yendi beni.
         Ben candan severim seni hey. 

         Cahar attım düşeşine.
         Cahar attım düşeşine.
         Nayilem kalem kaşına.
         Ben candan severim seni hey.
                                                 Hay Hak!
(Perde gazelini okur.)

Biraz eski ve de kirlicedir perdemiz.
 Aleme şahit olmuş nicedir perdemiz.
Altı asırdır tarihtir başlı başına.
Şeyh Küşteri’den yadigardır perdemiz.
Sanmayın sıkıntıya eda, dertlilere deva
Baki vü fenaya kâr etmez perdemiz.
Devamı »

Etiketler: ,

5 Aralık 2013 Perşembe

HAYAT KURTARACAK TAVSİYELER -1- (Deneme)

HAYAT KURTARACAK TAVSİYELER -1-

Eğer ;

1)Tanımadığınız bir kız size gülümsüyorsa, yüzünüzü belli belirsiz gülümseyin, fazla tepki vermeyin.

2)Tanımadığınız bir kız size el sallıyorsa zinhar elinizi kaldırmayın başınızı hafif öne eğip gülümseyin.

3)Tanımadığınız bir kız size koşarak geliyorsa ani bir hareketle 2 adım sağa çekilin, çünkü kuvvetle muhtemel arkanızda biri var, aradan çekilin.Yok eğer arkanızda biri yoksa ve kız koşarak geliyorsa hemen çömelin, çömeldiğiniz için size zarar vermez ya da sizden hoşlanıyorsa sempatik bulur.

Uyarı:Tanımadığınız kelimesine çok kafayı takmayın,bir yerde tanışmış ve unutmuş olabilirsiniz,  ama unutmayın kadınlar unutmaz !!!

Not: 3 numaralı durumun ikinci seçeneğine maruz kaldığınızda gelen kişinin ismini hatırlamıyorsunuz demektir, bozuntuya vermeyin, kuzum, canım, tatlım gibi bir sıfat kullanın ya da neredesin sen yahu, gittikçe güzelleşiyor musun ne ... gibi birkaç iltifat edin :))

Etiketler: ,

3 Aralık 2013 Salı

TARİHE ESTETİK AÇINDAN YAKLAŞMAK(1) (Köşe Yazısı)

TARİHE ESTETİK AÇINDAN YAKLAŞMAK
“"Gömelim gel seni tarihe desem, sığmazsın.” Mehmet Âkif ERSOY
 
               Ne Mehmetçiği alacak bir mezar var bu cihanda ne de onun destanını layıkıyla yazacak bir kalem. “Tarihten Türkleri çıkarsanız geriye bir şey kalmaz” diyor bir düşünür. Dünden bugüne hem savaş meydanlarında hem medeniyet saflarında adını altın harflerle yazdırmış bir milletten bahsediyoruz. Tarihin tâ kendisinden. Ne var ki övgüyle bahsettiğimiz bunca şeyi ne adam akıllı yazabildik ne de aktarabildik neslimize. Tarihi, savaşların neden ve sonuçlarından ibaret gören nesillerin oluşma sebebidir bu. Ordularının üç kıt'ada neredeyse basmadığı yer kalmayan bir hükümdarı haremde halvetten çıkmayan biri olarak gösteren bir tarih anlayışının oluşma sebebidir. Tarih yazmak tarih yapmak kadar önemlidir diyor ulu önderimiz, ancak biz onun öğütlerini devlet binalarının duvarlarına ya da kendisi adına yapılan heykellerin büstlerine yazmaktan henüz anlamaya fırsat bulamadık. Türk gençliği birinci vazifeyi anlamak yerine ezberlemeyi seçti. Bu başka bir konu, bu yazıda esas biraz önce bahsettiğim heykellere, Atatürk heykellerine ve büstleri değinmek istiyorum, özellikle de bildiğim yerden Çanakkale’den başlayarak. Şunu hemen söylemeliyim ki söyleyeceklerim birçok kişinin hoşuna gitmeyecek, isteyen bu noktada bırakabilir okumayı. 
Çanakkale'ye gelenlerin ilk olarak gördüğü üç-dört yer vardır:Saat kulesi, iskele, Donanma,  Şakir'in Yeri,  Cumhuriyet Meydanı… Bizim yazımıza konu olan ise Cumhuriyet meydanımız ve meydanın kuzeydoğusunda yer alan Atatürk heykeli, sanırım hepimizin hatırında canlanmıştır. Meydanı bir kenara bırakalım ve heykele gelelim. O heykel size ne ifade ediyor. Subay şapkalı, asker çizmeli, pelerinvâri pardesüsü ile orada duranın,Atatürk olduğunu düşünmemiz istenen kömür siyahı bu heykel. Estetik zevki ya da realistliği bir kenara bırakın bu milletin, bu devletin neredeyse tüm varlığını borçlu olduğu, kurtarıcısı, ulu önderi Mustafa Kemal ATATÜRK’e yakışan bir heykel midir o? 
Devamı »

Etiketler: ,

19 Kasım 2013 Salı

“NEJAT UYGUR’UN VEFATI” YAHUT “KELOĞLANA VE KARAGÖZE VEDA”

“NEJAT UYGUR’UN VEFATI” YAHUT 
“KELOĞLANA VE KARAGÖZE VEDA”
            
“Bir gün tiyatronun ışıkları sönecek, zil sesleri susacak ve tiyatro perdesi sonsuza kadar üzerime kapanacak. İşte o zaman giderken tüm üzüntülerinizi yanımda götürerek size sadece kahkahaları bırakacağım.”
Nejat Uygur

Işıklar söndü, zil sesleri sustu ve perde onun için sonsuza dek kapandı. Tam da dediği gibi oldu büyük ustanın. Vasiyetindeki gibi bize sadece kahkahaları bıraktı ve de ondan arta kalan boşluğunu. Sahnenin son efendilerinden biri daha büyük oyuna katılmak üzere terk-i diyar eyledi. Yanlızca Nejat ağabey mi, Ferdi Özbeğen, Tekin Akmansoy, Savaş Akova, Müslüm Gürses, Metin Serezli, Dinçer Çekmez, Yaşar Güner, Tuncel Kurtiz, Turgut Özakman… Uzayıp gidiyor liste. Biz 2013’de çok eksildik, her zamankinden biraz daha çok.
Nejat Uygur’un vedası farklı bir boyut taşıyordu bu vedalar içinde. Kemal Sunal ve Erol Günaydın’dan sonra Nejat Uygur’la birlikte biz Keloğlan’a ve Karagöz’e de veda ettik. Yazıma tanzimatvari bu başlığı seçmemin sebebi de budur. Bin yıllardır bu toprakların insanlarının zihinlerinde ve muhayyilelerinde yaşamış bir kahramandır Keloğlan. Saf, masum aynı zamanda zeki, kendisine yapılan kötülükleri, ona karşı hazırlanan oyunları boşa çıkaran, güldüren, eğlendiren bizden biri. Bir koca anacığı, bir uyuz eşeği bir de kel başı. Bir zaman Rüştü Asyalı ile vücud buldu sinemamızda ama ondan çok ninelerimizin, dedelerimizin masallarında, çocukluk anılarımızda yaşadı. Ve Karagöz, aynı Keloğlan gibi  asırlardır bize bizi anlattı, güldürdü, düşündürdü, çok sevildi ve çok izlendi. Kah saraya kadar yükseldi, padişahların huzurunda izlendi kah Direklerarası’nda fakirin, yoksulun, gelen geçenin neşe kaynağı oldu. Görünüşte cahildi, lafları da biraz tersten anlıyordu ama masumdu, kötülük yoktu içinde. Zaman geçti masalları anlatanlar göçtü, masallar unutuldu. Hayalbazlar hayal oldu, Karagöz tozlu raflarda kaldı ama sinemada biz Keloğlan’ı, Karagöz’ü izlemeye devam ettik yıllarca. Kemal Sunal buna Keloğlan, Karagöz demedi de Şaban dedi, ismini değiştirdi, yüzünü sesini verdi ama karakterini değiştirmedi. Aynı Keloğlan, Karagöz gibi Şaban da saf, masum, zeki, fakir, gülünen ve halkça sevilen bir karakter oldu. Sonra Kemal ağabeyi de yitirdik. Meddahımız Erol Günaydın gitti sonra. Bir de Nejat Uygur vardı, sinemada da boy gösterdi, alkış aldı ama en çok tiyatro sahnelerinde sevildi. Bizim Nejat ağabeyimizdi o, Cafer beyimiz, Minimini Minti’mizdi. Karagözvari bir havayla kelimelerle oynardı, ondan başkasına da yakışmazdı, güldüremezdi kimse böyle ustalıkla. Yeri geldi Özal’a Özal’ı izletti. O, karakterlerini masumiyeti bir kaide yapıp üzerine oturttu. Hangi isimle hangi oyunda izlersek onu hep bunu gördük. Ezilen bir karakter, genellikle yoksul, cahil ama hakkını yedirmeyen, masum, saf, sevecen… Keloğlan’dı o, Karagöz’dü. Ardında milyonların severek izlediği; Hanedan, Kaynanatör, Sizinki Can Da Bizimki Patlıcan Mı, Param Yok Memet, Cibali Karakolu, Minimini Minti, Zamsalak, Aman Özal Duymasın, Alo Orası Tımarhane Mi, Hastane Mi Kestane Mi, Miğferine Çiçek Eken Asker ve daha aklıma gelmeyen sayısız oyun bıraktı. Hepsi çok izlendi, hepsine çok gülündü. Popüler olmanın rahatlığıyla kaliteden asla ödün vermedi. Çok şey yazılır çizilir, çok şey söylenir daha büyük usta için. Nejat ağabeye Allah’tan rahmet sevenlerine ve ailesine başsağlığı diliyorum. Daha çok şey derdim ama Nejat ağabeyin ifadesiyle “Anlayan anladı”. Selamlar ile.

                                                                                                                                                                                                                                                                                         Ümit Yavaş

mityava@gmail.com


http://www.gazetestarcanakkale.com/yazar.asp?yaziID=3228  adresinde 19 Kasım 2013 tarihli yazım

Etiketler: ,

17 Ekim 2013 Perşembe

ADIN'a


Hüzne boğuldum yine gece 
Sebebi ne bilmem eski sır
Koştum durdum da ben kırk asır
Söyleyemedim iki hece

Âşığım dedim, diyebildim
Diyemedim ki ama "sana"
Söyleyemem sen anlasana
Ben ,sen anlarsın diye bildim


Konuştum da sesim çıkmadı
Seni sana sence haykırdım
Gökte avizeyi ben kırdım
Bunu şimşek dahi çakmadı

Döndüm ardıma kaçtım gittim
Gittim yine unutamadım

Devamı »

Etiketler: ,

29 Eylül 2013 Pazar

Şiir Ve Saire

Her anahtar bir kapıyı açar ve her kapı bir yere açılır her yerde bir bekleyen vardır ve her bekleyen bir kere gitmiştir yani bir anahtar; hem kapıyı hem içerisini hem bekleyeni hem gideni hatırlatır şimdi bir kapının önünde durmuşsun elinde bir anahtar ya kapı yanlış ya anahtar
ya giden beklemedi ya bekleyen dönemedi elinde anahtar kapı önünde aslında bekleyen sensin ama beklenen sen misin asıl mesele olmak ya da olmamak mı
mesele bıraktığını bulmak bulduğunu bırakmamak

ölüm kilitsiz bir kapıda
elinde anahtarla durmak gerisi edebiyat


Ümit Yavaş

Etiketler: ,

YARIMada

Ne acı ertelenmiş sonların artık son erteleniş olduğunu fark etmek! Gitmeler çekingen kalışlar ürkekçe…Ardımızda kalan sadece ertelenmiş bir son…

Ne acı iki arada bi derede duygunun rengi olan gri olmak, kalbim beyaz derken aklım neden kara ki…Ya beyazın saflığına bürünüp kalbimi dinlemeliyim ya da aklımın karası olmalıyım ama ben aklımla kalbimin sentezi olan griyim sadece...


Ne acı sağ kolum yok derken şimdi sol kolumu da eksik hissetmek…Belki de ben şimdilerde sadece bir “yarımadayım” karaya çıkmak isteyen ama denizin ortasında hapsedilen ve bir yanı hep eksik kalan “YARIMada…”

Sibel GÜLDÜ

Etiketler: , ,

17 Eylül 2013 Salı

BAŞLAMAK ÜZERİNE

GİTTİ YARISI 

    Başlamak bitirmenin yarısıdır derler ya işte öyle. Başladım, gitti işin yarısı. Önemlidir bir işe başlamak ama bitirmek gerekir başlanılan tüm işleri. Genelleme yapmayı sevmem ama biz Türkler her işe iyi başlarız. Övünmeliyiz kendimizle. Bilen bilir araba yarışlarında, motor yarışlarında ve hatta atletizmde iyi bir başlangıç hayatidir. İşte bundan dolayıdır ki(başka bir genelleme) biz Türkler iyi başlangıçlar yaparız ve işe 1-0 önde başlarız. Ama yine bizim için söylenen bir söz vardır ki; bir işe Türk gibi başla, Alaman gibi bitir. Bize laf sokuyorlar galiba. Biraz düşündüm de çok yanlış değil hani. Türk gibi başla, Alaman gibi bitir. 
    Sizin de başınıza gelmiştir; bir kitap alırsınız, hevesle başlar daha ellinci sayfasına gelmeden, sonra devam ederim hevesiyle rafa kaldırır ve bir daha bakmazsınız yüzüne. Geriye doğru bir baktım da dağlar oluşmuş yarım kalan kitaplarımdan. 
Yarım… Yarım çok çağrışımlı bir sözcüktür aslında. Sözlükte; bir bütünün iki eş parçasından biri olarak geçer, iki eş. Sevgililerin birbirlerini bir bütünün iki yarısı olarak görmeleri bundandır. Ayrıca yarım yâr ve yârim sözcüklerini de getirir akla. Sevdalı bir sözcüktür aslında yarım. Ben her kitapta bıraktım bir yarımı ve geride bıraktım onlarcasını. Bundan dolayı geride bıraktığım bir benden fazlası oldu. Hepsinde biraz eksildim ve yaşlandı hayallerim, yanaklarımdan süzülerek. Başlamak bitirmenin yarısıdır diyerek başlamıştım söze, nasıl başladıysam öyle bitiriyorum. 
     Başlarken bırakmıştım bir yarımı ve şimdi sonlarken sözümü bırakıyorum bir diğerini.. Bir ben hapsettim iki paragraf arasına… 

Etiketler: ,

4 Eylül 2013 Çarşamba

Değişim

Değişim Kafka’nın en çok okunan kitabı değil sadece,hayatın içindeki en temel kurallardan biri belki de en önemlisidir. Hiçbir şey değişimden kendini soyutlayamaz.Değişiyoruz, evet değişiyoruz.Her gün her an her saniye durmadan değişiyoruz.Fiziksel ve zihinsel olarak,bireysel ve toplumsal olarak değişiyoruz.Rüzgar hep esiyor ve hep esecekse nefes aldığımız sürece değişeceğiz demektir.Bizim görevimiz bu değişimin olumlu yönde olmasını sağlamak ve bu yolda çaba göstermektir. Kültürel değişim maddî değişimden hızlı ve tehlikelidir.Bunu görmek zahmetli, engellemek oldukça zordur.Şarkılarımıza baktığımızda bile görebiliriz bu değişimi.Ne acıdır ki gördüklerimiz çok da ümit verici şeyler değil, malesef.Bir türkümüz var.Hatırlardığım kadarıyla sözleri şöyleydi;’’ Ben ahlâkın beğendim / Cemâlinde gözüm yok’’İşte bu anlayıştan ‘’doksan-altmış-doksan’’a nasıl gelindi?Bizim bu konuyu tartışmamız gerekir. Ya da sanat güneşimiz ‘’Bir bahar akşamı rastladım size’’ derken, ‘’ Allah belanı versin’’nasıl bu günün en çok dinlenen şarkılarından biri oldu?Kibarlık eski İstanbul asilzadelerine mi atfedilir oldu? Değiştik hem de çok değiştik.Biz eski biz değiliz.George Carlin’in Zaman Paradoksu bu durumu en iyi şekilde anlatıyor.Bilmem siz de katılacak mısınız; Daha yüksek binalarımız, ama daha kısa sabrımız var; Daha geniş oto yollarımız, ama daha dar bakış açılarımız var. Daha çok harcıyoruz, ama daha az şeye sahibiz; Daha fazla satın alıyoruz, ama daha az hoşnut kalıyoruz. Daha büyük evlerimiz, ama daha küçük ailelerimiz; Daha çok ev gereçleri, ama daha az zamanımız var. Daha çok eğitimimiz, ama daha az sağduyumuz; Daha fazla bilgimiz, ama daha az bilgeliğimiz var. Daha çok uzmanımız, ama yine de daha çok sorunumuz; Daha çok ilacımız, ama daha az sağlığımız var. Çok fazla alkol ve sigara tüketiyoruz, çok savurganca para harcıyoruz, Çok az gülüyoruz, çok hızlı araba kullanıyor, çok çabuk kızıyoruz, Çok geç saatlere kadar oturuyor, çok yorgun kalkıyoruz, Çok az okuyor çok fazla TV izliyoruz ve çok ender şükrediyoruz. Mal varlıklarımızı çoğalttık, ama değerlerimizi azalttık . Çok konuşuyoruz, çok az seviyoruz ve çok sık nefret ediyoruz. Geçimimizi sağlamayı öğrendik, ama yaşam kurmayı öğrenemedik. Yaşamımıza yıllar kattık, ama yıllara yaşam katamadık. Aya gidip gelmeyi öğrendik, ama yeni komşumuzla karşılaşmak için caddenin karşısına geçmekte sorunumuz var. Dış Uzayı fethettik, ama iç dünyamızı edemedik. Daha büyük işler yaptık, ama daha iyi işler yapamadık. Havayı temizledik, ama ruhumuzu kirlettik. Atoma hükmettik, ama önyargılarımıza edemedik. Daha çok yazıyoruz, ama daha az öğreniyoruz. Daha çok plan yapıyoruz, daha az sonuca varıyoruz. Koşuşmayı öğrendik, ama beklemeyi öğrenemedik. Daha fazla bilgiyi depolamak, her zamankinden daha çok kopya çıkarmak için daha çok bilgisayarlar yapıyoruz, ama git gide daha az iletişim kuruyoruz. Zaman artık, hızlı hazırlanan ve yavaş sindirilen yiyeceklerin; büyük adamlar ve küçük karakterlerin; yüksek kârlar ve sığ ilişkilerin zamanıdır. Günümüz artık, iki maaşın girdiği ama boşanmaların daha çok olduğu, daha süslü evler, ama dağılmış yuvaların olduğu günlerdir. Bu günler, hızlı seyahatler, kullanılıp atılan çocuk bezleri, yok edilen ahlakî değerler, bir gecelik ilişkiler, obez bedenler ve neşelendirmekten sakinleştirmeye hatta öldürmeye kadar her şeyi yapabilen hapların olduğu günlerdir. Vitrinlerde her şeyin sergilendiği, ama depolarda hiçbir şeyin olmadığı bir zamandayız. Öyle bir zaman ki teknoloji bu mektubu size getirebilir, siz bu içselliği ya paylaşmayı, ya da sil tuşuna basmayı seçebilirsiniz. Yaşam, aldığımız nefes sayısıyla değil, nefesimizi kesen anların sayısıyla ölçülür.’’ Nefesinizi kesen anların daha çok olması dileğiyle…

Etiketler: ,

1 Eylül 2013 Pazar

Merhabâ

  BU UTANÇ BİZİM 1

                                                  BAŞI ÖNDE GEZENLER ŞEHRİ


“Cânıma bir merhabâ sundu ezelden çeşm-i yâr
Öyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim”

   Çanakkale, yeryüzündeki cennetim. Sevindiğim, üzüldüğüm, nefes aldığım, bunca yılımın geçtiği ve kalan ömrümün de geçmesini dilediğim mabedim.
   Çanakkale’ye gelenler bilir; buranın rüzgârına kapılan ayrılamaz, büyülüdür. Hani derler ya “ya huyundan ya suyundan” ne huyundan ne suyundan, rüzgârından. Bir gelen huyunu da kapıyor ama. Özeleştiri yaparsak biz Çanakkaleliler bir konuda sınıfta kaldık. Siz de fark etmişsinizdir; biz yolda yürürken yere bakarız. Para mı arıyoruz bilmem ama karşıdan gelen birini görünce kanlımız geliyormuşcasına başımızı çevirir yahut yere bakıp görmezden geliriz. Hemen hepimizin başına gelen başka bir olay da birine merhaba dediğinizde veya başınız ile selamladığınızda donuk gözlerin çıkmasıdır karşınıza. Bu çok acı bir durumdur. Doksan sene önce vatanın dört bir yanından gelen evlatlarını bağrına basan ve bu devletin temeli olan bu büyülü şehir birbirine selam vermez oldu ne yazık ki.
   Ahmed Paşa’nın bir beyitini getirdi bu durum aklıma: “Cânıma bir merhabâ sundu ezelden çeşm-i yâr/Öyle mest oldum ki gayrın merhabâsın bilmedim”.  Acaba bize de böyle mi oldu? Bir çeşm-i yâra, gül benizliye, bir canlar canının merhabasına kapıldık da birbirimizin merhabasını görmez mi olduk? Evvel Kays iken Leyla’nın uğruna Mecnun mu olduk? Ben hüsn-i zan ederek hepimizin bir Leyla’nın aşkından Mecnun olduğumuzu düşünmek istiyorum ama yine de aşk Leyla’nın aşkıysa selam Mevlâ’nın selamı. Yalancıktan da olsa bir gülümseme, ağzımızı bile açmadan başımız ile hafif bir selamlama çok mu zor?
   Kızanlar kızmasın ama üzülenler üzülsün ta ki bu ayıbımızı örtene, bu eksiğimizi giderene kadar. İşçisiyle, çiftçisiyle, yerlisiyle, yabancısıyla, esnaf, memur, öğrenci, işsiz, ev hanımı, emekli, asker ve bilcümle bu şehrin suyunu içenler, rüzgârından kaçanlar, ömrünü burada geçirenler esefle söylüyorum ki “bu utanç bizim”. Başımız hâlâ önde, başımız hâlâ eğik.

   Selam olsun sizlere ey başı önde gezenler, selam.

Etiketler: ,